Dünyalı’nın Mart sayısında dosya konusu olarak ormanları seçtik. Bu konuyu çok önemsiyoruz. Çünkü orman canlıdır ve yaşamdan, yaşamımızdan ayrı tutulamaz. Ormanda yaşamıyor olabiliriz. Yanı başımızda canımız istediğinde gidip yürüyebileceğimiz bir orman olmayabilir. Görmüyoruz diye ormanı yok sayamayacağımıza göre, ne yapacağız? Her gün bir parçasını yitirdiğimiz ormanları çocuklarımıza nasıl anlatacağız? Blogcu Anne Elif Doğan bu soruları bizim için yanıtladı ve çocuklarına orman ve doğa sevgisini nasıl aşıladığını anlattı.

Elif Doğan’ın tüm yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.

orman_elif dogan 1
Küçükken okulda öğrendiğimiz, radyoda, televizyonda çocuk korosundan sık sık duyduğumuz bir şarkı vardı:

Tohumlar fidana

Fidanlar ağaca

Ağaçlar ormana

Dönmeli yurdumda

Olay bu kadar basitti. Tohum ektiğinde fidan çıkıyor, fidanı suladığında ağaç oluyor, ağaçlar bir araya gelince de orman oluşuyor, şarkı mutlu sonla bitiyordu.

Günümüzde bu şarkıyı güncellemek gerekli belki, ne de olsa tohumun macerası orman olmakla sonlanmıyor bu ülkede. Yurdumda ormanlar da başka bir şeye dönüşüyor artık: AVM’ye… Lüks rezidanslara… Gerekliliği tartışılan, kuşların göç yollarının ortasına yapılmakta olan havaalanına… Trafik sorununu çözmeyecek ve fakat rant sorununu katlayacak olan üçüncü köprüye… TOKİ inşaatlarına…

Biz ormanın, doğanın, doğal, tarihi ve kültürel mirasların değerini bilen bir toplum hiç olamadık belki ama son yıllarda –belki de sosyal medyanın varlığıyla- bu ülkede gerçekleştirilen kültürel ve doğal katliamların boyutu iyice ayyuka çıktı. Devletin, bir gecede yüzlerce yıllık binlerce zeytin ağacının kesilmesine engel olamadığı (ya da göz yumduğu?),  kazara (!) yanan ormanların yerine lüks tatil köylerinin yapıldığı, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın doğal SİT alanlarını bizzat HES yapımına açtığı bir ülkede yaşıyoruz bugün.

orman_elif dogan 2

İstanbul’daki üçüncü köprü inşaası için ormanda yapılan tahribat. Kaynak: diken.com.tr

Böyle bir ortamda “Anne okulda orman koluna girdim, Orman Haftası’nda sunum yapacağız!” diye koşa koşa eve gelen çocuğuma ne diyeceğimi şaşırıyorum. “Gel seninle internetten ormanlara bakalım yavrucuğum, çünkü yakın çevremizde öyle bir şey yok.”

İstanbul’un merkezi bir yerinde yaşıyoruz; evimizden birkaç dakika ötedeki ağaçlandırılmış kıyı şeridini ve İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin yürüttüğü ıslah çalışması sebebiyle kokudan girilemeyen Yoğurtçu Parkı’nı saymazsak yürüme mesafesinde gerçekten de ormanlık, ağaçlık, yeşillik bir alan yok. Hafta sonu temiz hava almaya ormana gidelim desek bilmem kaç kilometredeki en yakın ormana gitmemiz için bilmem kaç saat trafik çekmemiz lazım. Temiz hava almak için trafikte geçirdiğimiz saatlerde onca karbonmonoksit üretmek ve solumak oldukça tezat bir durum olacağından gitmiyoruz.

E ne yapalım, memleketi kapatıp gidelim mi? O da mümkün değil.

Ben ne yapıyorum, size söyleyeyim:

Küçük şeylerden başlıyorum. Evet, evimizin yakınında orman yok belki ama penceremizin önünde, küçük oğlumun ‘çiçek ağacı’ dediği bir erik ağacı var. Şimdilerde üzeri bembeyaz çiçekler dolan, utanmasa pencereden içeri giriverecekmiş gibi duran bu güzelliği her sabah selamlıyoruz. “Ne güzel açmışsın bugün, canım!” diyor, tomurcuklarını, çiçeklerini inceliyor, her geçen gün büyümesini izliyoruz. “Anne bizim ağacımız var!” dedi bu sabah oğlum, “bahçemiz yok ama ağacımız var!”

Canlıları sevmeyi öğretiyorum. Evet, bir insanı sevmekle başlayacak her şey ama birçok hayvan, baĞzı insanlardan daha dost bu dünyada… Hiçbir hayvan canına kast edilmediği sürece (örneğin camına kartopu geldi diye) sizi öldürmez mesela. O yüzden sadece insanları değil, canlıları sevdirmeye çalışıyorum çocuklarıma. Ve sadece adım başı gördüğümüz sokaktaki kedi köpekleri değil. Yağmurda ortaya çıkan sümüklüböcekleri… Kazara içeri giren kabuklu yeşil bahçe böceğini… Şehrin betonlarına inat, kaldırımların arasından arsızca fırlayıveren çimleri, çiçekleri…

Sınırları anlatıyorum. İnsanın, diğer hayvanlardan daha gelişmiş olmasının, onu diğer hayvanlardan daha üstün kılmadığını öğretmeye çalışıyorum. Hayvanat bahçesine neden gitmediğimizi, çok istedikleri akvaryumu neden ziyaret etmediğimizi açıklıyorum: “Hani Nemo’yu okyanustan alıp akvaryuma kapatıyorlar ya, işte akvaryumdaki tüm balıkları ailelerinden ayırıyorlar.” Hayvanları o kadar çok seviyor ve merak ediyorlar ki, kendilerince çözüm bulmaya çalışıyorlar buna: “O zaman aileleriyle birlikte alsalar?” dediklerinde “Olur mu? Siz ister miydiniz, bizi evimizden koparıp, herkesin gezip göreceği bir cama kapatmalarını?” Yanıt “Hayır!” oluyor. Bir gün doğal ortamlarında görmeyi umarak kapatıyoruz konuyu.

orman_elif dogan 3

Doğaya saygı duymayı öğretiyorum. Canlıları sevmek, doğaya saygı duymayı da beraberinde getiriyor. Kar, kış, yağmur güneş, hepsi ayrı güzel… Hepsinin tadını çıkarmalı…  Nasıl çıkar tadı? Sonbaharda yaprakların güzelliğine bakarak, pamuk bulutları bir şeylere benzetmeye çalışarak… Baharda çiçek açan ağaçlarla konuşarak… Yağmurda ortaya çıkan sümüklüböcekleri selamlayarak (sonra da insanlar yürürken üstüne basmasınlar diye alıp çimlere atarak) ve bütün bunları olabilmesine yardımcı olarak.

Bunları böyle anlattığıma bakmayın. Çelişkiler yaşıyorum, hem de nasıl! “İnsanların hayvanlar eziyet etmeye hakkı yok,” derken, evimize giren etin, sütün ne koşullarda üretildiğini sorduklarında ne diyeceğimi bilemiyorum. “Çiçekleri koparmayın,” dediğim çocuklarıma üçüncü köprü için traşlanan kuzey ormanlarının halini nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Kontrol edemediğim çok şey var.

Öte yandan, bazı gerçekleri de saklamıyorum çocuklarımdan. Gezi Parkı’ndaki ‘üç beş ağacı’ kurtaramaya gittiğimizi –ve kurtardığımızı- biliyorlar, her yere AVM yapıldığının farkındalar ve onaylamıyorlar, otoyol kenarlarına ‘ağaçlandırma’ adı altında dikilen alaturka motifli çiçeklerin kendilerini kandırmasına izin vermiyorlar.

Ancak umutlarını kaybetmiyorlar ve ben bunun için çabalıyorum, hem  de çok. Çünkü, Yaşar Kemal’imizin de dediği gibi ‘Yaşam umutsuzluktan umut üretmektir.’