Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temelini çocukların yaşama hakkı oluşturur. Buna bağlı olarak çocukların şiddetin her türlüsünden ve savaşlardan öncelikli olarak korunması esastır. Kıyılarına çocuk cesetleri vuran bir memlekette yaşıyorsanız, çocukların yaşam hakkını savunmak, onları savaşın korkunç etkilerinden korumak için herkesten çok mücadele etmeniz gerekir. Böyle bir mücadele için en uygun ortamlardan biri de edebiyattır. Çocuk Hakları özel yayınımız usta yazar Habib Bektaş’ın Delidolu etiketiyle yayıma hazırlanmakta olan Ben Öykülere İnanırım adlı kitabı için yeni kaleme aldığı Sara adlı öyküyle devam ediyor.

Bir suyun kıyısında başla şiire

akan, yani çocuk,

gittiği yeri varınca bilen

ve ağlayan kendi söylediği şiirlere.

 

O kentin yolları taştan değil ama oldukça hüzünlü. Ya da bana öyle geliyor. Dalıp gitmişim. Tüm mekânların dışındayım. Bir hikâyenin peşinde.

Taksi şoförünün bağırışıyla bir uykudan uyanıyorum:

“Abi, geldik!”

Karşımda gülümseyen bıyıklı bir yüz görüyorum. Bakıyorum öylece bön bön. Bu sefer kıkırdıyor şoför:

“Abi, tavşanlar gibi gözü açık uyuyorsun!”

Söylediklerini anlamaya çalışıyorum. Tavşan?

“Tavşanlar gözleri açık mı uyur?”

“Benim babam avcıydı. O derdi. Tavşanlar gözleri açık uyurmuş.”

“Artık avlanmıyor mu?”

“Gözleri iyi görmüyor. Ama yine de bir şey vurabilecekmiş gibi ava gidiyor.”

“Neden vuramaz?”

“O uyuyunca fişeklerini boşaltıp kuru sıkı yapıyorum. Nasıl vuracak!”

Kuru sıkının ne demek olduğunu soruyorum.

Kuru sıkı, fişeğin içinde saçma olmamasıymış. Sorularım bitmiyor: “Kızmıyor mu?”

“Bilmiyor ki kızsın.”

Gülümsüyorum. Parayı ödeyeceğim. Parasını aldıktan sonra soruyor:

“Görevli misin abi?”

“Hayır!”

“Kampa neden geldin öyleyse?”

Şoförün dudakları, ağzı, bıyıktan görünmüyor.

“Merak ettim,” diyorum.

“Hadi yav,” diyor inanmamış. Uzun uzun güldükten sonra soruyor kurnazca:

“Anladım, Ankara’dan geliyorsun.”

“Yok,” diyorum, “söylediğim gibi, kampı merak ettim.”

Bu kez, hah, gününü görürsün sen gibi gülüyor:

“Seni sokmazlar ki!”

“O zaman girmem, döner giderim.”

Yine soruyor:

“Seni bekleyeyim mi?”

“Gerek yok,” deyip, dut ağacının arkasında bekleyen taksileri gösteriyorum.

Sesi küsmüş bir ses oluyor:

“Ben ne diyeyim! Bana bir şey düşmez. Bahtın açık olsun!”

 

***

 

Kapının önünde beni durduruyorlar. Jandarma çavuşu ne istediğimi soruyor. Gülüveriyorum. Hiçbir şey anlamaz ayaklarına yatıp çavuşun halini hatırını soruyorum:

“Nasılsın çavuş?”

Çavuşun gülüşü bezgin. Hani “bana eza etme” gibi bir şey. Sesi de öyle:

“Dayı, ne istiyorsun?”

Sona sakladığım kozumu en başta oynuyorum:

“Hasan komutan yok mu?”

Çavuş hiç şaşırmıyor:

“Hüseyin diyeceksin, Hasan değil. Hüseyin üsteğmenimi mi soruyorsun?”

Pek şaşırmış bir “dayı” oluyorum:

“Hay Allah, Hasan mı dedim? Elbette Hüseyin’i soruyorum. Konuşurken kampın içine süzülüyorum. Çavuş soruyor:

“Hüseyin komutanımın yakını mısın yoksa?”

Biraz abartıyorum:

“Yakın ne demek, çavuş, yakın ne demek! Ama ona sakın ha bir şey diyesin. Akşama ansızın lojmana gidip sürpriz yapacağım. Şimdi yeğenimin çalıştığı yeri bir göreyim. Bakayım nasıl hizmet ediyor memleketine.”

“İyi de, dayı, özel güvenlik var, bilmezler de sana ilişirler, böyle gezdirmezler.”

Dikleniyorum:

“Onlara ben hadlerini bildiririm.”

Çavuş gülüveriyor. Anlıyorum, beni ciddiye almıyor. Sonra arkadaki konteynere gidiyoruz. İçerideki uzman çavuşa sesleniyor çavuş:

“Komutanım, bu Hüseyin üsteğmenimin yakını. Hem de en baş yakını. Bir kart verir misin?”

Uzman çavuş ayağa kalkıyor. Elindeki ziyaretçi kartını pencereden uzatmak az geliyor ona. Dışarıya çıkıp elimi sıkıyor. “Hoş geldiniz,” diyor, halimi hatırımı soruyor.

Uzman çavuşa da benzer şeyler söylüyorum. “Aman ha,” diyorum, “benim geldiğimi söylemeyin. Akşam lojmanda…”

Çavuş ağzımdan lafı kapıyor:

“Süprüs süprüs,” diyor.

Üçümüz de gülüyoruz.

 

Birkaç adım attım atmadım uzman çavuş arkamdan koşup geliyor. Ziyaretçi kartımı alıp bir görevli kartı uzatıyor:

“Siviller var, sivil polisler canım. Bu kartı görünce sana ilişmezler. Ayrıca onlara şimdi telsizle bildireceğim, sana yardımcı olsunlar. Adın ne?”

Söylüyorum adımı. Göğsümde görevli kartı, kostaklana kostaklana yürüyorum. Köşeye varmadan aklıma geliyor. Dönüveriyorum. İkisi de arkamdan bakıyor. Önce çavuşa soruyorum:

“Çavuş, adını bağışla.”

“Adım Seyit, dayı.”

Uzman çavuş ben sormadan söylüyor:

“Benim ki de Ramazan. Ramazan Sıkı.”

“Tamam, yeğenime akşam sizlerin ne kadar yardımsever olduğunuzu, bana iyi davrandığınızı söyleyeceğim. Yalnız sakın ha bir şey söylemeyin Hüseyin’e. Yoksa bir çuval inciri berbat edersiniz. Sürpriz yapacağız ya!”

Seyit çavuş kocaman gülüyor:

“He dayı, süprüs!”

 

***

 

Konteynerlerin arasında oradan oraya yürüyen, koşan, amaçsızca dikilen, bazen bağıran ama çoğunca susan çocuk ve kadınların arasında yürümeye çalışıyorum. Yürümeye çalışıyorum demem boşuna değil. Birkaç adımda bir çocuklar durduruyorlar. Çoğu Arapça konuşuyor. Arada bir de Kürtçe. Ama hepsi de bir parça Türkçe biliyor:

cocuk4“Çantanda ne var?”

“Nereden geliyorsun?”

“Dede, sen kimsin?

“Amca, kime gidiyorsun?”

“Neden geldin?”

“Babamı bilir misin?”

Yer gök çocuk ve kadın. Erkek yok denecek denli az. Olanlar da yaşlı.

Çocukların rengârenk kıyafetleri üstlerine olmamış. Ya büyük ya da küçük. Bazı oğlanların pantolon paçaları kıvrılmış. Bazılarının paçaları da neredeyse dizlerine çıkmış. Kız çocuklarının entarileri çoğunca büyük. Etekleri yerleri süpürüyor. Çoğunun başında örtü var. Bir kız çocuğunun sırtında dünyaca ünlü bir markanın başlıklı ceketini görüyorum. Ama ceket o kadar büyük ki etekleri neredeyse kızın dizlerinin altına düşmüş. Bir oğlanın sırtındaysa adını bir renkten alan ünlü bir kıyafet firmasının dört harften oluşan markasını okuyorum.

Sağımdan solumdan kadınlar geçiyor. Kucaklarında plastik leğenlerde yıkayıp sıktıkları ıslak çamaşırları taşıyorlar. Koşar gibi yürüyen, kendileri büyümeden kara hüzünlü gözleri ihtiyarlamış çocukların kucaklarında sayıları beş ile on beş arasında değişen ekmek yığınları görüyorum.

Ayağının biri olmayan bir çocuk, koltuk değneğinin yardımıyla

içinde ayak olmayan kirli pantolon paçasını savurarak koşarken plastik bir topu kafasının üstünde bir sirk cambazı gibi sektiriyor.

Bir başka dünya burası, bizim bilmediğimiz. Çocuklar çocuk değil burada. Arkamdan hırıltılı bir ses geliyor:

“Begim, begim!”

Başına sardığı poşuyla yüzünü saklamış bir ihtiyar. Sadece yorgun gözlerini görebiliyorum. Yanıma gelince dağdan kesip bastona benzettiği eğri büğrü değneğe yaslanıyor.

“Begim,” diyor, Kürtçeye çalan Türkçesiyle, “dur, sana bir şey diyecegim.”

“Buyur,” diyorum.

Gözlerimin içine bakarak konuşuyor:

“Hoş gelmişsin. Ne arıyorsun? Hayırdır?”

İhtiyarın derdi nedir, ne öğrenmek istiyor, bilmiyorum. Aynı soruyu ben ona soruyorum:

“Hiç, dolaşıyorum. Sen ne arıyorsun?”

İhtiyar adam arkasını dönüp giderken mırıldanıyor:

“Sen bilmiyorsun. Torunumu da bilmezsin. Sen hiç bilmezsin. Bizi bilmezsin.”

İhtiyar, önünde yüzünü yaşmağının içine saklamış bir kadının oturduğu konteynere giriyor. İhtiyarın ardından konteynerin önüne geliyorum. Eğilip kadına bakıyorum. Kadın başını öne eğiyor. Kadına “Merhaba,” diyorum. Kadın bana sırtını dönüyor. Kadının omuzları titriyor. İçeriden ihtiyar çıkıyor. Kadına Kürtçe bir şeyler söylüyor. Kadın bana dönüyor yine. Yüzüne açıveriyor. Kadının yarısı yanmış yüzünü görünce boğazımda bir yanma hissediyorum. Bir şeyler söylemek istiyorum ama nafile. Ağzımdan çıkan hırıltı bana vahşi bir hayvanı çağrıştırıyor. Dönüveriyorum. Koşuyorum, kaçıyorum.

Neden kaçıyorum ben, kimden?

Ardımdan ayak sesleri duyuyorum. Özel güvenlikten iki görevli yetişiyor. Onlar da dayı diyorlar bana. Kimliğime bakıyorlar. “Haa!” diyorlar. Soran gözlerle bakıyorum. Görevlilerden çopur yüzlüsü, “Sen komutanın dayısısın, hoş geldin,” diyor. Yürüyorum.

 

Çevremi yine çocuklar sarıyor. Ben hiçbir yerde bu kadar çok çocuk görmedim. Kızlar, erkek çocuklardan daha fazla. Çocukların yüzleri toprak renginde. Bir yandan terliyor, bir yandan üşüyorum. Yanımdaki kız Türkçe konuşuyor. Türkçesi iyi. Yeleğimin ucunu tutmuş, bırakmıyor. Minicik bir meydana çıkıyoruz. Meydan dediysem, oyuncaklar var: Bir kaykay, küçük bir salıncak, bir de ucu kuş tüneği gibi geniş sipsivri bir demir. Bu tuhaf şeyin ne olduğunu anlamakta zorlanıyorum. Başı siyah bir yaşmakla sıkı sıkıya örtülmüş küçük bir kız ortadaki demiri göstererek “Tahterevalli” diyor. Kızın ağzından çıkan ses hoşuma gidiyor. Gülüyorum. Ben de “tahterevalli” diyorum. Herkes gülüyor, tüm çocuklar. Bağırıyorlar hep bir ağızdan:

 

“Tahterevalli ya valli,

tahterevalli ya valli.”

Yeleğimin ucundan tutmuş sol yanımdaki kız beni aşağıya çekiyor. Bir eliyle ortadaki demiri, ötekiyle ortadan ikiye ayrılmış, sonra da çeşmeye dayanmış tahtayı gösteriyor.

“Şu tahta buradaydı, kırıldı.”

Birkaç kez tahterevalli diye mırıldanıyorum. Sanki bir türkü. Bir şeyin ismi, söylenişindeki ses, kendini ancak bu kadar anlatabilir. Çocuklar anlıyorlar. Hep bir ağızdan bağırıyoruz:

“Tahterevalli ya valli…”

Bir hoşluk oluyor, güzellik. Kısacık bir süre dahi olsa hüznü öteliyoruz.

Oyun alanının ortasına oturuyoruz. Kendiliğinden bir daire oluşmuş. Sanki “yağ satarım bal satarım” oynayacağız. Sağımdan başlayarak

sayıyorum. Benimle birlikte dokuz kişiyiz. Çocukların ikisi oğlan. İkisi de çok küçük, üç dört yaşlarında olmalılar, ablalarının yanında oturuyorlar. Ellerinin üstü çatlak, sanki soğuktan kavrulmuş gibi ve toprak rengi. Sağıma iyi Türkçe bilen kız oturmuş.

Kıza adını soruyorum:

“Sara,” diyor. Sonra gözlerini gözlerimden kaçırıp ekliyor: “Biz Müslüman değiliz ama.”

Sara yere bakıyor. Ben bir şey demiyorum. Sonra yüzüme bakmadan konuşuyor:

“Kızmadın değil mi? Sen nesin?”

Gülüyorum. Gülüşümü hissediyor. Yüzüme bakıyor. O zaman konuşuyorum:

“İnsanım.”

O da gülüyor. Soruyor yeniden:

“Başka değil mi?”

“İnsan olmak az şey değildir,” diyorum.

Yüzüme, gözlerime bakarak konuşuyor:

“Sen ne yapıyorsun burada?”

“Geziyorum.”

“Neden geziyorsun? Senin evin yok mu?”

“İnsanlara bakıyorum.”

“Bize mi?”

“Herkese.”

“Bana da mı?”

“Evet, sana da.”

Ne diyeceğini bilemiyor. Düşünüyor, düşünüyor, sonra da gülerek soruyor:

“Senin işin yok mu?”

“Nasıl iş?”

“Ne işliyorsun, ne yapıyorsun?”

Hay Allah, ne desem. Zaman kazanmak için çevreme bakıyorum. Birkaç kadın gelip oturmuş çevremize. Kadınların yan tarafına da biraz önceki ihtiyar çömelmiş. Çevremdeki çocuklar kıpırdanmaya başlamışlar. Sara’ya dönüyorum:

“Sara, bunlara anlat ne konuştuğumuzu.”

Sara gülüveriyor:

“Onlar anlıyor ama konuşamıyor.”

Ben de gülüyorum. Sara soruyor:

“Daha demedin?”

Şaşırıyorum. Bön bön Sara’nın zeytin yeşili gözlerine bakıyorum. Sara anlıyor unuttuğumu:

“Ne işliyorsun?”

“Haa, şey, ben hikâye anlatıcısıyım. İnsanlara hikâye anlatırım, yazarım.”

“Çocuklara da mı?”

“Çocuklara da masal anlatırım.”

Sara’nın bakışlarındaki toprak matlığı yok oluyor, gözleri parlıyor. Bağırarak konuşuyor:

“Ben de masal anlatırım, ama yazmam.”

“Yazmam” deyişi fısıltıya dönüşmüş, sesinden utanmış sanki. Yine yere bakıyor. Soruyorum:

“Neden yazmıyorsun?”

“Yazı bilmem ki,” deyişi bir fısıltı.

 

Kadınların yan tarafındaki ihtiyarın yanına sol kolu olmayan genç bir adam oturmuş.

Sara soruyor:

“Senin adın ne?”

Adımı söylüyorum.

Sara gülüveriyor. “Senin adın hiç güzel değil,” diyor.

“Öyle mi?” diyorum.

Saranın gülüşü öksürür gibi. Sanki gülmeyi bilmiyor. “Senin adın güzel,” diyorum.

Gülüyor yine öksürür gibi. Sara gülünce ihtiyar bir kadına benzediğini fark ediyorum. Soruyorum:

“Arapçayı da Türkçe gibi güzel konuşabiliyor musun?”

“Bilmem,” diyor, uzun uzun düşünüyor. “Burada başka yok,” diyor, “Arapça var, Kürtçe, bir de Türkçe.”

“Türkçeyi burada mı öğrendin?”

“Yok,” diyor, üç gündür içinde sıkıntıdan patladığım kenti gösteriyor. “Orada öğrendim.”

“Nasıl?”

“Orada ninemle dedem vardı.”

“Şimdi yok mu?”

“Öldüler. Ben onların yanında kaldım, çok zaman. İkizim, annem…”

Sara susuveriyor. Bir süre bekliyorum. Konuşmayacağını anlayınca soruyorum:

“İkizin nerede?”

Sara, sorumu duymamış oluyor. Bana çıkışıyor:

“Sen işini yapsana!”

Öteki çocuklar gülüyorlar. Sara kızıyor. Onlara Arapça bir şeyler söylüyor. Çocuklar susuyorlar. Soruyorum:

“Ne işi?”

“İşin masal anlatmakmış ya!”

“Haa,” diyorum. Çocukları gösteriyorum. “Bunlar Türkçe bilmiyorlar ki!”

“Olsun, konuşamıyorlar ama anlıyorlar.”

“Önce sen anlat,” diyorum.

Yere bakarak konuşuyor:

“Ben bir masal biliyorum.”

“Sadece bir masal mı?”

Telaşa kapılıyor. Yabandan gelen adamın ilgisini kaybetmekten korkuyor. “Yok yok,” diyor, “bilirim. Hem de çok bilirim.”

“Öyleyse en çok sevdiğini anlat bakalım,” diyorum.

“Ama çok ağlayışlıdır!”

“Olsun,” diyorum.

“Ağlarsın,” derken gülüveriyor.

“Ağlamak kötü bir şey değildir,” diyorum.

“Ağlamak hiç kötü değildir,” derken gözlerime bakıyor. İhtiyar bir insan gibi gülüveriyor. Sonra, “İyi öyleyse,” diyor, “anlatayım.”

 

Sara büzülüyor iyice. Koyu mavi üzerine beyaz papatya desenli pazen entarisinin içinde kayboluyor. Sesi tarazlanıyor, gülüşünün derinliklerindeki yaşlı kadının sesi oluyor:

“Uzakta, ama çok uzakta, mayınların öte yanında, çok gitsen varamayacağın, ama çok günler gidince varacağın yerde bir güzel kuş yaşarmış. Ama çok güzel bir kuşmuş bu. Gözleri sürmeliymiş. Yüzü çok güzelmiş. O kadar güzelmiş ki, bir bakan bir daha bakarmış o kuşa. Bu kuş anne kuşmuş. Bir de baba kuş varmış. Baba kuş şimdi yok artık. Onun için ben onun gözleri sürmeli midir, yoksa değil midir unuttum. Anne kuşun iki yavrusu varmış. Bu yavrular kız yavrularmış.”

Sara, tıpkı usta bir masal anlatıcısı gibi susup bekliyor. Nice sonra sürdürüyor:

“Bu anne, baba, bir de iki yavru kuşlar orada çok güzel yaşıyorlarmış. Onların çok zeytin ağaçları varmış. Komşu yavru kuşlar varmış. Onlar birlikte oynuyorlarmış. Sonra bir gün orada çok kötü olmuş. Her şey çok kötü olmuş. Sonra uçaklar gelmiş. İşte o anne, baba bir de iki yavru kuşun yuvalarını yıkmış uçaklar. Kız kuşlardan biri ondan sonra uçamamış. Ekmek yiyememiş. Su içememiş. Baba kuş da uçamamış, ekmek yiyememiş, su içememiş. Sonra anne kuşla kız kuş uçup nine kuşla dede kuşun yanına gelmişler. Çok zaman orada yaşamışlar. Dede kuş, kız kuşa kardeşinin uçup geleceğini söylüyormuş. Kız kuş hep havalara bakıyormuş, kardeşini bekliyormuş. Kardeşi gelmemiş. Kardeşi gelmediği gibi nine kuşla dede kuş ölmüşler. Ondan sonra kız kuşla anne kuş konteyner memleketine gitmişler. O memleketin adı kampmış.”

Uzun süre bekliyorum. Bakıyorum konuşmayacak. “Sonra?” diyorum.

“İşte,” diyor, “masal böyle.”

Soruyorum:

“Orada kalan yavru kız kuş neden uçamamış?”

“Söyledim ya!” diye azarlıyor beni.

“Haa,” diyorum, “unutmuşum.”

“Sen ihtiyarsın,” diyor.

Gülüyorum. “Evet,” diyorum.

Sara ile göz göze geliyoruz. Sara, acımasız bir çocuk oluyor:

“Sen ölecek misin?”

“Neden?” diyorum.

“Dede kuş da ihtiyardı!”

Tam o anda yüzünün bir yanı yanık olan kadını görüyorum. Bu kez kara bir poşuya bürünmüş. Sadece gözleri görünüyor. Elindeki plastik tepside bir çay var. Su bardağında. Uzatıyor bir şey demeden. Teşekkür edip alıyorum. Kadın öylece dikiliyor karşımda. Ne yapacağımı bilemiyorum. Nice sonra konuşuyor. Türkçe. Türkçeyi Arapça gibi konuşuyor:

“Benim kızım, Sara.”

Kadının yanık yüzü aklımdan çıkmamış. Kadına bakamıyorum. Konuşurken bakışlarımı kaçırıyorum:

“Sara bana masal anlattı.”

“Hep aynı masal,” diyor kadın.

“Kuş masalı,” diyorum.

“Evet,” diyor.

“Sizin babanız yok mu?” diyorum.

Sara’yı gösteriyor:

“İkiziyle babası aynı gün öldü. Üç gün can çekiştiler. Ben…” deyip susuyor kadın.

Yüreğim sıkılıyor. Yüreğim cenderede. Boğazımda bir yanma. Kahrolası çocuk elini elimin üstüne koymuş. Kendimi tutamayacağım. Elini itiyorum Sara’nın. Sara’nın eli toprağın üstüne düşüyor. Sonra yine, ürkek bir kedi yavrusu gibi sokuluyor, önce dizime, sonra elimin yanına, sonra yine elimin üstüne koyuyor elini.

Nefes almakta zorlanıyorum. Konuşursam açılırım belki. Biliyorum ama soruyorum yeniden:

“Sara’nın ikizi,” diyorum, “babası?”

“Onlar cennette şimdi,” diyor yüzü yanık kadın. “Göçü sarıyorduk. Uçaklar geldiler. Benim yüzümü yaktılar.”

 

Ayağa kalkıyorum. Ellerim fazla geliyor bedenime, ayaklarım, yüzüm, her şey. Sara kapıya kadar arkamdan geliyor. İçimden git Sara, diyorum, git güzel kızım, canım git, kahrolası çocuk git, git, defol, taşıyamayacağım artık bunca acıyı.

Kapıya gelmişiz. Sara’ya sarılmak istemiyorum. Ona dokunmak istemiyorum. Çok kötüyüm.

Sara başını kaldırmış, ihtiyar gözleriyle bana bakıyor.

“Sara, git,” diyorum.

Sara soruyor:

“Senin kızın var mı?”

“Sara, git,” diyorum.

“Zaten beni dışarıya bırakmazlar, ” diyor.

 

Çavuş yanaşıyor yanıma. “Komutanım geldi,” diyor. “Hiçbir şey söylemedim, süprüs!”

Görevli kartımı geri verirken, “Aferin Seyit çavuş,” diyorum.

 

Sara gene elimi tutmuş.

Sara’nın eli elimden zor çözülüyor.

Koşuyorum.

Soluk soluğa.

Sara.