Dünyalı’nın “Düşünce Balonu” köşesinin yazarı Ege Erim, bu ay dedikodu hakkında yazdı.

dedikodu 3

İliüstrasyon: Ezgi Keleş

Merak etmeyin, bu yazı dedikodunun ne kadar da kötü bir şey olduğuna dair sevimsiz bir söylev çekmek için yazılmıyor. Tam tersine, nasıl bir büyüsü ve çekiciliği var ki küçüklüğümüzden beri bize onun kötü bir şey olduğu söylendiği halde, hâlâ hayatımızda. İşte bu meseleye daha yakından bakmak için yazılıyor bu satırlar.

Türk Dil Kurumu’na göre ‘’Başkalarını çekiştirmek ve kınamak üzere yapılan konuşma, kov, gıybet, kılükal’’. Bu tanım geçtiğimiz yüzyıllar için geçerli olabilir belki. İnsanların her düşündüğü söyleme, her eğlencesini ilan etme, her duygusunu belgeleme ihtiyacı hissetmediği yüzyıllarda mesela. Ama bu yüzyılda paylaşmanın sınırsızlığıyla birlikte dedikodunun sınırlarını da bambaşka noktalara taşıyoruz. Herkesin herkesten haberdar olabildiği bir dünyada, eleştiri, yorum ve dedikoduyu birbirinden ayıran çizgiler de belirsizleşiyor. Tanıdık veya tanımadık herkesle ilgili bir fikrimiz var ve onu mutlaka belirtmemiz lazım artık. Kim olduğumuzu, nereye ait olduğumuzu bilmeli herkes.

dedikodu 1

İliüstrasyon: Ezgi Keleş

Dedikodu elbette çok eğlenceli, çünkü merakımızla besleniyor, can sıkıntımıza renk katıyor. Zamanı birlikte öldürüyoruz kıyaslamalar yaparak. Kim kimle, neyle ilgili ne demiş? (bkz. Twitter) Kim kiminle nerede ne yapmış? (bkz. Facebook, Instagram) Kimi beğendik, kime ne yorum yaptık, kimi sevmedik? En basit iletişim araçlarımız dedikodunun daniskasını sunuyor 24 saat. Eskiden mahallenin misyon sahibi ablaları, teyzeleriyle daha çok da meraklısına ulaştırılan mişmişli haberler artık hepimize ulaşıyor. Hepimiz katkıda bulununca sınırları muğlaklaşıyor. Karanlık tarafımızın kendini temize çekme vesilesi oluyor biz ‘paylaştıkça’.

Dedikoduya karşı değilim. Karşı olsam bu biraz da beyaz peynire, nostaljiye veya İngiliz anahtarına karşı olmaya benzerdi herhalde. Bir şekilde işimize yaradığını düşünmesek hâlâ ortalıkta geziyor olmazdı. Düşünsenize, siyah-beyaz televizyonun, merdaneli çamaşır makinesinin veya korsajlı tuvaletlerin devri geçmekle birlikte dedikodu dimdik ayakta. Yüzyıllara meydan okuyan bu kavrama karşı olsak kaç yazar? Sanırım asıl soru, yanında olmanın hanemize neler yazdığı.

dedikodu 2

İliüstrasyon: Ezgi Keleş

Dedikodu doğası gereği ‘başkaları’ hakkında. Nedir başkalarında görüp de çekemediğimiz şey? Onlarda olup da bizde kendimizi unutturacak kadar öfke, haksızlık duygusu veya umutsuzluk yaratan ne var? İyi veya kötü. Doğru veya yanlış. Dedikodu daima başkalarının hikayesi. Kendi hayatımızı, seçimlerimizi, gücümüzü sıfırlayan bir tarafı var. En çok kendimize haksızlık; çünkü sürekli yardımcı kadın oyuncu Oscar’ına aday olmak gibi dedikodu yapmak. Neden baş role layık görmüyoruz kendimizi?

Başkalarının cesareti veya korkuları, başarıları veya başarısızlıkları, güzelliği veya çirkinliği hakkında sonsuza dek atıp tutabildiğimiz yardımcı oyuncular cemiyetimize sahip olmak, evet belki yalnız olmamak ve ara sıra eğlenmek, ama eleştirdiğimiz ne varsa sadece onları görmek demek biraz da. Üstelik tek başına da her şeyi yapabileceğimiz, her şey olabileceğimiz sonsuz, sınırsız bir dünyada.